

Kar yağıyor dışarıda. Camın ardında beyaz bir sessizlik, içerideyse yirmi dört dereceye ayarlanmış bir oda. Kalorifer yanıyor, telefonun ekranı parlıyor. Koltuğa gömülmüş biri, dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşuyor; fakat yan dairede kimin yaşadığını bilmiyor.
Sıcak evinde üşüyor insan. Üstelik bunu fark etmiyor bile.
Bir zamanlar kış, yalnızca soğuk demek değildi Anadolu'da. Kar yolları kapatır, tipi damları döver, ayaz kapı aralıklarından içeri sızardı. İnsanlar o zaman birbirine daha çok sokulurdu. Bir evde soba yanıyorsa komşuya da yer bulunurdu. Çay demlenir, kestaneler sobanın üzerinde çatlar, anlatılan hikâyeler gecenin karanlığını dağıtırdı.
Dışarıda kış uzadıkça içeride sohbetler uzardı.
Bir tas çorba paylaşılır, odun azaldığında komşunun kapısı çalınırdı. Kimse, yardım ettiği insanın hesabını tutmazdı. Çünkü bilirdi; bugün onun kapısını çalan soğuk, yarın kendi kapısına dayanabilirdi. Birbirine muhtaç olmanın utancını değil, birbirine sahip çıkmanın güvenini taşırdı insanlar.
Yoksulluk vardı, elbette. Zahmet vardı, hastalık, yokluk, uzun kış geceleri… Geçmişin her tarafını güzelleştirmek değil niyetim. Ama bütün o güçlüklerin arasında, bugünün konforlu evlerinde arayıp da bulamadığımız bir şey vardı: Birbirimizin hayatında yerimiz vardı.
Şimdi her şey değişti.
Soğuk girmesin diye yalıtım yaptırıyor, evlerimizi akıllı sistemlerle donatıyoruz. Bir düğmeye dokunarak odanın sıcaklığını artırabiliyoruz. Market alışverişini telefondan yapıyor, yemeğimizi kapımıza kadar getirtiyoruz. Ulaşmak istediğimiz hemen her şey, birkaç dokunuş uzağımızda.
Bir tek insan, insana uzak.
Aynı evin içinde bile ayrı dünyalarda yaşıyoruz artık. Baba televizyonun karşısında, anne telefonunda, çocuk odasında bilgisayar başında. Sofra kuruluyor, herkes yerini alıyor; ama kimsenin gözü kimsenin yüzünde değil. Çatal seslerine ekranlardan taşan görüntüler karışıyor. Birinin anlatmaya çalıştığı yarım kalıyor, öteki duymamış gibi davranıyor.
Ev ısınıyor, sohbet soğuyor.
Üstelik bu soğukluk için kışın gelmesini beklemiyoruz. Yazın da var, baharda da. Asansörde karşılaşıp selam vermeden geçiyoruz birbirimizin yanından. Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp komşumuzun adını öğrenmeden taşınabiliyoruz başka bir yere. Kapılarımız sağlam, kilitlerimiz güvenli, duvarlarımız kalın. Fakat aramızdaki mesafe, hiçbir inşaat malzemesiyle ölçülemeyecek kadar büyüyor.
Bir zamanlar hâl hatır sormak için çalınırdı kapılar. Şimdiyse kapıyı çalmadan önce mesaj gönderiyoruz. Müsait mi, uygun mu, rahatsız olur mu? Derken erteliyoruz ziyareti. Bir telefon görüşmesini sonraya bırakıyor, bir dost buluşmasını başka bir haftaya taşıyoruz. Sonra da zamanın nasıl geçtiğinden, insanların nasıl uzaklaştığından yakınıyoruz.
Oysa bazen uzaklık, kilometrelerle başlamıyor. Ertelenen bir telefonla, karşılıksız bırakılan bir selamla, duyulmadığı için yarım kalan bir cümleyle başlıyor.
Teknolojiye kızmak kolay. Bütün suçu ekranlara, makinelere, değişen zamana yüklemek de öyle. Oysa mesele, kullandığımız araçlarda değil; onlarla kurduğumuz ilişkide. Dünyayla bağlantımızı güçlendirirken yanı başımızdaki insanla bağımızı zayıflatıyorsak, bir yerde yanlış yapıyoruz demektir.
Bir ekrana bakarak yüzlerce insanın hayatından haberdar olabiliriz. Ama aynı masada oturan birinin sessizliğini fark edemeyebiliriz. Dünyanın öbür ucundaki bir felakete üzülürken kapımızın önündeki yaşlının yalnızlığını görmeyebiliriz. Bir yardım kampanyasını paylaşır, güzel sözler yazar, merhametten bahsederiz. Sonra merdivende karşılaştığımız komşunun yüzüne bakmadan geçeriz.
Ne garip bir çağ bu!
İyiliği konuşmak kolaylaşırken iyiliğin kendisi, gündelik hayatımızda giderek daha az yer buluyor.
Oysa insanı ısıtan, yalnızca yanan bir soba değil. Bazen kapının önüne bırakılan bir tabak yemektir. Bazen uzun zamandır aranmayan bir dostun telefonunda duyduğu sestir. Bazen de hiçbir şey anlatmak zorunda kalmadan yanında oturabildiğin bir insanın varlığıdır.
Bunların sıcaklığını hiçbir termostat ölçemez.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, yakınlığın en yalın hâli. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdakinin yüzüne bakmayı, bir insan konuşurken gerçekten dinlemeyi, karşılık beklemeden kapı çalmayı… Birinin üşüdüğünü anlamak için eline dokunmanın bile gerekmediğini; bazen gözlerindeki yorgunluğa bakmanın yeterli olduğunu.
Kış yine gelecek. Kar yine yolları örtecek. Kaloriferler yanacak, akıllı sistemler çalışacak, evlerimiz sıcacık olacak. Ama bütün bunların arasında, belki bir akşam, kendimize sormalıyız:
Bu kadar ısınan evlerin içinde, neden bu kadar çok insan üşüyor?
Belki cevap, aradığımız kadar uzak değil. Bir süredir aramadığımız dostta, kapısını çalmadığımız komşuda, aynı sofrada birbirimize ayırmadığımız birkaç dakikada saklı.
Çünkü insanın ihtiyacı, yalnızca soğuktan korunmak değil. Bir yere ait olduğunu bilmek, hatırlanmak, yokluğu fark edilmek de istiyor insan. Bir başkasının hayatında küçük de olsa bir yerinin bulunduğunu hissetmek…
Evet, evlerimizi ısıtmayı öğrendik. Soğuğu dışarıda bırakacak duvarlar ördük. Fakat insanın insana sığınma ihtiyacını ortadan kaldıramadık.
Belki de asıl mesele, teknolojinin ne kadar geliştiği değil; gelişen dünyanın içinde insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimiz.
Bir düğmeyle odayı ısıtabiliriz. Ama bir insanın içindeki kışı dağıtmak için düğme yetmez. Bazen bir kapıyı çalmak, bazen bir eli tutmak, bazen de yalnızca “Buradayım,” demek gerekir.
*
MEHMET GÖREN


