

Sabah gözümüzü açar açmaz dünyayla kurduğumuz o ilk temas, garip bir yağmanın başlangıcı aslında. Zihnimiz henüz uykunun mahmurluğunu üzerinden atamadan, telefonun parlayan ekranından içeri yüzlerce imge dolduruyoruz. Dünyanın öbür ucundaki bir savaşın dehşeti, bir siyasetçinin öfkeli cümlesi, bir felaket haberi ve hemen altında popüler bir şarkıyla dans eden bir çocuk… Daha ilk kahvemizden bir yudum bile almadan zihinsel bir komaya giriyoruz. Birine üzülüyor, diğerine kızıyor, bir başkasına şaşırıyoruz. Sonra parmağımızı ekranda hafifçe yukarı kaydırıyoruz. Ve az önce ruhumuzu sarsan o devasa acı, yerini bambaşka bir saçmalığa bırakarak birkaç saniye içinde buharlaşıp gidiyor.
Çağımızın en büyük trajedisi bilgiye ulaşamamak değil; tam aksine, boğulduğumuz bu bilgi denizinde hiçbir şeyi gerçekten hissedememek.
Gürültü arttıkça sessizliğin kıymete binişini izleyeceğimizi sanıyorduk. Oysa biz gürültüyü ehlileştirmedik, gürültünün bağımlısı olduk. Sessizlik, modern insanın yüzleşmekten en çok korktuğu bir aynaya dönüştü. Kulaklıklar, sürekli açık duran televizyonlar, elden düşmeyen ekranlar… Zihnimizin içindeki o kalabalık hiç dağılmıyor. İnsan kendi düşüncesiyle yalnız kalamıyor. Kendiyle baş başa kalamayan birinin, kendi iç sesini duyması ve dolayısıyla bir başkasını gerçekten dinlemesi zaten mümkün olamaz.
Sosyal medya ilk çıktığında herkese vaat edilen şey "özgür bir kürsü"ydü. Herkes konuşacak, Herkes görünecek, sesini duyuracaktı. Geldiğimiz noktada ise devasa bir Babil Kulesi’nin tam ortasındayız: Herkes bağırıyor ama kimse kimseyi dinlemiyor. Bir olay karşısında yükselen devasa öfke dalgaları, linçler, açılan etiketler... Birkaç saat sonra her şey unutuluyor ve yeni bir gündemin altı kazılmaya başlanıyor.
Tepki veriyoruz ama hatırlamıyoruz. Hatırlamadığımız için de ders çıkaramıyoruz.
Asıl felaket tam olarak burada başlıyor. Çünkü bir toplum, yalnızca inşa ettiği binalarla değil, kolektif hafızasıyla ayakta kalır. Hafıza zayıfladıkça adalet duygusu aşınır, vicdan nasır tutar. Dün bizi ayağa kaldıran bir haksızlık, bugün sıradan bir ekran detayına; bir insanın gerçek acısı ise eğlenceli bir videonun altındaki dipnota dönüşür. Acı ile eğlencenin aynı ekranda yan yana durduğu ve aradaki o korkunç uçurumun kimseyi rahatsız etmediği bir çağda, insani duyarlılığımızı koruduğumuzu iddia edemeyiz.
Modern insanın en büyük yorgunluğu kaslarında değil, zihnindedir. Düşünmek zaman ister, durmayı gerektirir. Oysa hız çağının en tahammülsüz olduğu şey "durmaktır". Hızlı tüketilen bilgi derinleşmez; hızlı verilen tepki adaleti sağlamaz, sadece linçi büyütür. Bazen bir insanın ihtiyaç duyduğu şey yeni bir veri akışı değil; bildiklerinin üzerinde durup biraz sessizce tefekkür etmektir.
Bunu kırmak için radikal devrimlere gerek yok belki de. Telefonu masaya bırakıp sadece pencereden dışarı bakabilmek... Rüzgârda sallanan bir dalı izlemek, yanımızdaki insanın gözlerinin içine gerçekten bakmak ve o kaçınılmaz soruyu sormak: Ben neye dönüşüyorum?
Çünkü dünya değişirken biz de eriyoruz. Vicdan, tıpkı kullanılmayan bir kas gibi, sürekli bastırıldıkça körelir. Bir haksızlığa alışmak, o haksızlığın bir parçası olmanın ilk adımıdır.
Bugün bize gereken, dünyanın gürültüsünü kökünden kesmek değil; o sağır edici patırtının ortasında kendi vicdanımızın cılız fısıltısını yeniden duyabilmektir. Kalabalıkların içinde kitleleşmeden var olabilmek, hızın içinde insan kalabilmektir. Çağımızın belki de en büyük, en sessiz başkaldırısı budur:
Durmak.
Bakmak.
Düşünmek.
Hatırlamak.
Ve herkesin bir şeyler haykırdığı bu çağda, sadece kendi vicdanının sesini dinleyebilmek.
*
MEHMET GÖREN


